18 Mart 2026

Çanakkale Muharebeleri ve Kısa Bir Söz

Çanakkale Muharebeleri, 3 Kasım 1914'ten 9 Ocak 1916'ya uzanan yaklaşık 433 günlük bir süreçtir ve bu süreç tek bir çarpışmaya ya da tek bir güne indirgenemeyecek kadar katmanlıdır. Deniz baskısıyla başlayan harekât, donanmanın boğazı geçememesiyle kara savaşına dönüşmüş; Gelibolu yarımadasının sarp yamaçlarında aylarca süren siper muharebesi hem saldıran hem savunan tarafı derinden yıpratmıştır. Stratejik hesaplar, lojistik kısıtlar, komuta kararları ve cephedeki insanî deneyim birbirini sürekli biçimlendirmiştir. Muharebelerin sonuçları yalnızca savaş masasında kalmamış, ilgili devletlerin siyasetini, toplumsal hafızasını ve ulusal anlatılarını kalıcı biçimde etkilemiştir. Bu yazı, deniz ve kara safhalarını tek bir süreklilik içinde ele alarak bu 433 günün askerî, insanî ve taarrufi boyutlarını birlikte okumayı amaçlamaktadır, kısaca.

Okumaya Devam Et
6 Mart 2026

Rüya Üzerine

İnsan yaşamı yalnızca dış dünyada olup bitenlerden ibaret değildir. İnsan, bir yandan görünen dünyada yaşayan, ilişkiler kuran, çalışan, konuşan ve kararlar alan bir varlık iken; diğer yandan görünmeyen bir iç dünyaya da sahiptir. Bu nedenle insan hayatını anlamaya yönelik hemen bütün köklü düşünce gelenekleri, insan varoluşunu iki temel boyut üzerinden ele alır: dışsal olan ve içsel olan. Dışsal olan, insanın davranışlarıyla, ilişkileriyle ve toplumsal görünürlüğüyle ilgili alandır; içsel olan ise insanın görünmeyen tarafını, yani ruhsal ve bilinçsel yapısını kapsar. Bu ayrım, klasik düşünce geleneğinde zahir ve batın olarak ifade edilir. Zahir, insanın dünyaya dönük yüzüdür; batın ise insanın kendi içine doğru açılan tarafıdır. Fakat içsel yaşam da kendi içinde yekpare değildir. İnsan iç dünyası, en az iki farklı katmanı daha içinde barındırır. Bunlardan biri psikolojik katmandır; diğeri ise daha derinde bulunan ilahi katmandır.

Okumaya Devam Et
31 Ocak 2026

Histrionik Kişilik Üzerine Birkaç Kelam

Bu yazıda Histrionik kişilik hakkında birkaç kelam ediyoruz; kısmen işin çareye kavuşması sürecini de duygusal açıdan tasvir ederek. Histrionik kişilik, genel çerçevemizi belirten sahne-zemin kavramlarımızın içinden çok daha açık seçik şekilde okunabilecek bir psikolojik tabirdir. Histrionik tabiri, histeri tabirinin bir uzantısıdır. Antik Yunan’da Hipokrates’in kadının, “yer’in”den ayrılmış “rahmi”nin, bedeninde serbest şekilde dolaşımı şeklinde düşünülen ve aşırı duygusallık ve anormal davranışlar için tabir ettiği, “histeri”dir. Histeri çok uzun yıllar sonra bir nevroz olarak saptanmıştır.

Okumaya Devam Et
17 Ocak 2026

Geçmişte

İnsan, hayatı boyunca çok şey yapar; fakat asıl belirleyici olan, yaptıkları değildir. İnsanı biçimlendiren, geri çekilmeyenlerdir. Söylenmeyen sözler, atılmayan adımlar, ertelenen yüzleşmeler, yarım bırakılan yönlerdir… Bunlar görünmezdir; ama görünmeyen şeyler, insanın kaderini görünenden daha sert biçimde belirleyebilir.

Okumaya Devam Et
17 Ocak 2026

Farkındalık Öğretileri Üzerine

Maalesef günümüz insanının uykusu, geçmiş çağların uykusu gibi kaba, gürültülü, hoyrat ve kolay fark edilir değildir; aksine sakin, ölçülü, regüle edilmiş, duyguları tanımlanmış, tepkileri yumuşatılmış, kaygıları yönetilebilir hâle getirilmiş bir uyku söz konusudur ki tam da bu yüzden bu uyku, kendisini uyanıklık içinde zannedenin uykusu olarak daha zor bir hal arzeder. Günümüz insanı artık ne yaşadığını, hangi duygunun hangi isimle anıldığını, hangi düşüncenin hangi kategoriye ait olduğunu bilse de bütün bu bilme hâlinin ortasında, neden yaşadığını, neye çağrıldığını ve hangi yükün kendisine ait olduğunu hatırlamaz durumdadır.

Okumaya Devam Et
27 Aralık 2025

Kısaca ve Kısmen Ahlak ve Dindarlık Üzerine

Bu yazıda, dindarlık ile ahlak arasındaki ilişkinin çoğu zaman neden yanlış bir zeminde kurulduğunu, bu yanlışlığın yalnızca toplumsal değil, daha derinde ontolojik ve zihinsel bir mesele olduğunu ele alıyoruz; çünkü dindarlık çoğu zaman ahlakın kaynağı gibi sunulurken, gerçekte ahlakın üstünü örten bir sahne pratiği hâline gelmiştir ve bu örtme işlemi, kişinin kendisiyle olan asli temasını erteleyen bir mekanizma olarak çalışır. Dindarlık burada bir inanç yoğunluğundan çok, bir kimlik mimarisi olarak iş görür; yani kişinin ne yaptığıyla değil, neye ait göründüğüyle ilgilidir ve bu görünürlük, ahlakı içsel bir tahakkuk olmaktan çıkarıp, dış dünyada dolaşıma sokulan bir göstergeye indirger. Bu bakımdan dindarlık, ahlakın zemini olmaktan ziyade, çoğu zaman onun yerine geçen bir düzenleme biçimi hâline gelir; ahlak burada yaşanan değil, temsil edilen; taşınan değil, sergilenen bir şey olur. Bu da çok mühim ve düzeltilmesi zor bir meseledir.

Okumaya Devam Et
21 Aralık 2025

Millet-i İbrahim Üzerine

Tevhidi,alışıldık dinî tanımların dar çerçevesinden çıkararak, bir “inanç maddesi” olmaktan önce ve daha köklü biçimde bir varlık düzeni, bir idrak mimarisi, bir olma biçimi olarak ele alıyoruz; zira tevhid, yalnızca “Tanrı birdir” cümlesinin tekrar edilmesiyle anlaşılabilecek bir önerme değildir. Tevhid, insanın dünyayla, kendisiyle, aklıyla, korkularıyla, sahiplikleriyle ve nihayet ölümle kurduğu ilişkinin topyekûn yeniden tertip edilmesidir. Bu bakımdan söylemek gerekirse, tevhid ne sadece dindar zihnin iman konforuna, ne de seküler zihnin “metafizikten arındırılmış” rahatlığına sığamayacak denli ileri, yüce ve derin, sayısız esaslarla dolu bir şuurdur; ayrıca bu her ikisini de rahatsız etmesi de bundandır. Çünkü her ikisinin de gizli yığınlarını ve köleliklerini açığa çıkaran yine tevhiddir.

Okumaya Devam Et
18 Aralık 2025

Sosyal Çürüme Üzerine

Sosyal çürüme dediğimiz şeyi, gündelik dildeki aceleci ve yüzeysel kullanımların dışına çıkararak ele alıyoruz; çünkü bilindiği üzere bir kavramın çok tekrar edilmesi, onun daha iyi anlaşıldığını değil de çoğu zaman tam tersine içinin boşaltıldığını ve bir tür alışkanlık sözcüğüne dönüştürüldüğünü gösterir, sosyal çürüme de bugün tam olarak bu kaderi paylaşmaktadır.

Okumaya Devam Et
15 Aralık 2025

Sinsilik Üzerine

Bu yazıda sinsiliği, gündelik dilin gevşek ahlâk yargılarıyla, psikolojinin sınıflandırma kolaycılığıyla yahut toplumsal etiketleme refleksiyle ele almıyoruz; çünkü bunların her biri genel uygulamalarına bakıldığında sinsiliği görünürde olanla sınırlayan, onu davranışa, tutuma ya da kişilik başlığına indirerek asıl zemini görünmez kılan yaklaşımlardır ve sinsilik, tam da bu görünmezlikten beslenen bir zihinsel mimari olduğu için, ancak zemininden okunabildiğinde kendini ele verir. Çünkü sinsilik, yapılan bir iş değildir; yapılacak işin hangi anda, hangi bakışın altından, hangi algı boşluğuna sızdırılacağını bilen bir zihnin, kendini açık etmeksizin kurduğu uzun vadeli bir tahakkuk düzenidir; bu nedenle sinsi insanı ele veren şey, söyledikleri ya da yaptıkları değil, söylemedikleriyle yaptığı şeyler arasındaki kusursuz mesafedir.

Okumaya Devam Et
13 Aralık 2025

Hz. Salih ve Semud Kavmi

Bu yazıda Hz. Sâlih kıssasını, tarihsel bir anlatının dış kabuğunda oyalanmadan; nimet–imtihan, mucize–sorumluluk, güç–ahlâk, hakikat–kaçış, kibir–toplumsal yıkım bağlamları üzerinden kısaca ele alıyoruz, bazı cihetlerden.

Okumaya Devam Et
7 Aralık 2025

Hud (a.s.) ve Kavmi Üzerine

Bu yazıda, bir toplumun kendini güçle anlamlandırdığı anda başlayan içsel kaymanın nasıl olup da hem kolektif hem bireysel ölçeklerde aynı yasaya bağlandığını ele alıyoruz; Hud a.s kavmi örneği üzerinden; çünkü insanın tarih içinde kurduğu her büyük yapı, kendi iç dünyasında şekillenen kırılgan bir nizamın dış biçim kazanmış hâlinden başka bir şey değildir; Hud kıssası bu bağlamda bir değişmez bir esasın taşıyıcısıdır, sözü edilen surette; ve bu açıdan okunmasında mana vardır.

Okumaya Devam Et
3 Aralık 2025

İstiğfarın İkinci Ciheti - Kendini Affetme

Bu yazıda istigfarın inceliklerinden bir ciheti ele alıyoruz. Çok kadim bir esası, yakın zamanların yanlış ellerde ve başka maksatlarla hafiflettiği, insan olmak ve pişmek yolundaki ağır bir hakikati: Bu yazıda “kendini affetmek” konusunu ele alıyoruz.

Okumaya Devam Et
19 Kasım 2025

Yola Girme Sen

Hatâyî’nin sözleri, insanın iç dünyasına yönelen bir çağrının nasıl duyulduğunu, bu çağrı duyulmadan yola girilirse yolun nasıl karardığını ve insanın içindeki eğriliklerle hakikat arayışının neden aynı anda yürüyemeyeceğini anlatır; çünkü “arif isen seni bir gün seslerler” sözü, insanın kendi iç eşiğine yaklaştığında duyduğu o sessiz ağırlığı işaret eder. Bu çağrı, ne bir işaret ne bir mucize ne de coşkulu bir heyecan değildir; insanın içindeki yüzey gürültülerinin bir anlığına sükûta uğramasıyla ortaya çıkan derin bir yöneliştir ve çoğu zaman insanın hayatında yaşadığı bir kırılma, bir yalnızlık, bir daralma anında belirir; merkezin dağıldığı o anda insan kendi hakikatine açılmaya başlar.

Okumaya Devam Et
13 Kasım 2025

Hermes - "İdris'in Adı" - 1

İdris'i konuşmaya kalktığın anda, tarihin kendine özgü dili seni hemen ele geçirir; çünkü kitaplar ondan suretsiz bir isim, birkaç satır, birkaç menkıbe devralmıştır, o kadar. Oysa suretsiz isim, asıl olanın sadece kıyafetidir; kıyafet değişir, beden değişir, çağ değişir ama asıl hâl, insanın içindeki en eski hâl, yerinden kımıldamaz. Bu yüzden Hermes diye çağırdıklarında da çağrılan aynı yüzdür, idris diye andıklarında da. Göğe yükseltilmiş peygamber, taş levhaların başına eğilmiş bilge, üç kere hikmetli diye anlatılan adam… hepsi, insanın kendi ilklik hâlini dışarıda görme ihtiyacının farklı kılıklarda bir ortaya çıkışıdır. Bu ilk yüz, insanın doğduğu anda yüzünü çevirdiği o görünmeyen yöne benzer; örneğin çocuk, gözlerini açtığı an anlar ki dünya ona ait değildir, ama ona verilmiştir. İşte İdris'in yüzünü görmeye çalışan insan, aslında kendi içindeki o ilk teslimiyet ile ilk direniş arasındaki gerilime de bakmaktadır. Bir tarafıyla yaşamak isteyen, bir tarafıyla bilmek isteyen, bir tarafıyla anlamak isteyen insanın arayışı. Ama anlamanın bedelini bilmez. İşte bu bilinmezlik, kadim anlatılara yöneltir bu insanı; o anlatılarda görünecek yüzlerin heosi de, kendi unutmuş olduğu yüzdür aslında. İdris de o yüzlerden biri.

Okumaya Devam Et
11 Kasım 2025

Ağlamak Üzerine

Ağlamak, insanın dünyaya attığı ilk nidadır; çünkü insan doğarken konuşmaz, bağırır. O bağırış, ne bir kelimeye benzer ne de bir sese; o, varlığın kendi farkındalığıyla karşılaşmasından doğan bir ilk sarsıntıdır. İnsan ağlayarak, kendini dünyaya bırakır; çünkü rahmin sessizliğinden yeryüzünün gürültüsüne geçmek, her canlının ilk ayrılığıdır. Bu ayrılık, varlığın bedene düşmesiyle başlar; beden, bir ten değil, bir yük olur. O yükün ilk sızısı gözyaşıyla kendini bildirir. İşte o anda, insan henüz bilmediği bir şeyi yaşar: Ağlamak, ayrılığın yine bir ilk bilincidir.

Okumaya Devam Et
7 Kasım 2025

Gülümseyen Depresyon Üzerine

İnsanın yüzüne yerleşmiş bir tebessüm vardır; kimse onun nereden geldiğini, hangi acının içinden süzülüp geldiğini, hangi derin sessizliğin kıyısında doğduğunu sormaz. Çünkü bu tebessüm, neşenin değil, korunmanın ifadesidir. Kırılmayı önlemek için çizilmiş bir maske gibidir; içte çöken bir yapının dışta ayakta tutulma çabası. Bu yüzden, gülümseyen depresyon, dışsal bir huzurun değil, içsel bir çöküntünün kılıfıdır. İnsan, kendi acısına utanarak bakar ve onu bir gülüşe sarar; çünkü dünyanın bakışı acıya tahammül edemez.

Okumaya Devam Et
6 Kasım 2025

Kontrol Saplantısı Üzerine

Kontrol, insanın varlık karşısında duyduğu güvensizliğin en sessiz biçimidir. Çünkü İnsan, anlam veremediği kudretin içinde küçülmek yerine o kudreti taklit eder. Böylece, Tanrı’ya duyulan güvenin yerini, Tanrı’yı yönetme arzusu alır. Ve korkunun diliyle kurulan her düzen, rahmetin çekildiği bir zemin olur. Çünkü esasen, güvenemeyen biri, yönlendirmeye kalkar; yönlendirmeye kalkan da, teslimiyeti kaybeder; teslimiyetini kaybeden ise, ibadeti idareye dönüştürür.

Okumaya Devam Et
31 Ekim 2025

Kurnazlık – Gölgesini Işık Sanan

Kurnazlık, aklın korkuya yakalanmış hâlidir; ışığı görüp de yanmaktan korkan insanın, kendi gölgesine sığınma biçimidir. İnsanın bütün hileleri, yanmamış kalmak içindir; çünkü yanmayan ölmez sanır, oysa ölmemek bazen yaşamamak demektir. Aklın kendi üzerine kıvrılmasıyla başlar her şey; akıl, kendini korumak ister, kendini korudukça büzülür, büzüldükçe ışıktan uzaklaşır. İşte bu uzaklaşma, kurnazlığın ilk nefesidir. Kurnaz, ışığa en yakın duran karanlıktır; ne bütünüyle kötüdür, ne bütünüyle masum. Onun varlığı, insanın gölgesi kadar zaruridir, çünkü gölgesiz insan, kendi karanlığını dışsallaştıramaz. Anlaşılması gereken budur: kurnazlık, ruhun korkudan yapılmış zırhıdır; insanın çıplaklığını dayanılmaz bulan tarafının icadıdır.

Okumaya Devam Et
29 Ekim 2025

Cumhuriyet - İradenin Yeniden Tesisi

Bir millet, yalnızca sınırlarını değil, kendi bilincinin sınırlarını da aşmaya mecbur kaldığı bir anda doğar yeniden; dışarıdan gelen işgal, içte bir uyanışı zorlar, zira insan ancak dışarıdan zorlandığında içine döner ve orada yıllarca susturulmuş olan sesi duyar; işte o sesin kurumsal hâlidir Cumhuriyet, çünkü o, bir kalabalığın değil, bir idrakin konuşmaya başlamasıdır. Yüzyıllar boyunca bir tahtın gölgesinde büyüyen, gölgeyi nur sanan bir halk, ilk kez gölgenin kaynağını sorgulamış, ışığın kendisine ait olabileceğini fark etmiştir; bu fark ediş, bir siyasi karardan değil, bir metafizik sarsıntıdan doğmuştur; çünkü bir toplumun yapısı, onun Tanrı tasavvuruna dayanır ve Tanrı’yı yalnız gökte gören, kendi içindeki ilahî olanı unutur; işte Cumhuriyet, göktekini indirmek değil, içtekinin farkına varmaktır.

Okumaya Devam Et
28 Ekim 2025

Üzeyir Peygamber Üzerine

Okumaya Devam Et
25 Ekim 2025

Mezopotamya Mitleri - IV - Ninhursag, Ki

Bu yazıda adı Ninhursag olarak da bilinen, yer tanrıçası Ki'yi ele alacağız. Ninhursag (Ki), yer bağlamında, bazen Anu bazen Anu olarak adı unutulmuş gök olarak, göğün bir karşıtı olarak ele alınacaktır; içsel ahenkin zeminini uyandırmak isteyen surette. Başlayalım.

Okumaya Devam Et
19 Ekim 2025

Mezopotamya Mitleri - III - Anu

Anu, en eski çağlarda Gök anlamına gelen bir tanrı ismidir. Ancak, Göğün adı bir kelimeden fazlasıdır. çünkü "an" demek, yalnızca yukarıyı değil, ölçüyü, sınırı, idraki ve meşruiyeti de işaret eder. Gök, görünür kubbe değil, bütün sahnelerin arkasında duran ilahi düzenin iskeletidir. Bu yüzden Anu, tanrısal bir varlık olmaktan evvel, varlıkların kendini idrak ettiği zeminin adıdır. Sümer çivisinde aynı işaretin hem "tanrı" hem "gök" anlamına gelmesi, rastlantı değildir: varlık göğe bakarak kendi sınırını öğrenir, gök ise bu sınırın üstündeki sessizliği öğretir. İnsanın boynunu yukarı kaldırdığında gördüğü şey, aslında kendi bilincinin tavanıdır; orada Anu durur.

Okumaya Devam Et
12 Ekim 2025

Mezopotamya Mitleri - II - Enlil

Enlil, yalnızca bir tanrı değildir; gök ile yer arasındaki nefesin, varlıkla düzen arasındaki bağın, sözle kudret arasındaki ince aralığın ismidir. Her uygarlık, kendi sessizliğini bir isimle tutar; Sümer, bu sessizliğe "Enlil" demiştir. Çünkü Enlil, rüzgârın efendisi olarak çevrilse de, bu "efendilik" kudretle değil, düzenle ilgilidir. Rüzgâr onun bedenidir, yasa onun nefesidir, ses ise yalnızca yankısıdır. Enlil'i anlamak, göğü yerden, sesi anlamdan, düzeni gürültüden ayırmayı öğrenmektir.

Okumaya Devam Et
25 Eylül 2025

Mezopotamya Mitleri - I - Enki

Enki adı, zahirde "yerin efendisi" diye tercüme edilir. Fakat bu tercüme, yalnızca yüzeyi anlatır. Çünkü tahtı yerin altındaki tatlı suların okyanusu olan Abzu'dadır. Abzu, gözle görülmeyen ama her hayatın beslendiği damardır. Nehirlerin yatağında akan su, kuyuların dibinde saklı duran serinlik, yağmur bulutlarının taşırdığı bereket, aslında Abzu'nun yankısıdır. Enki, bu görünmezliğin rabbi olarak yalnızca varlığın özünü temsil eder.

Okumaya Devam Et
15 Eylül 2025

Basitçe Saplantı Üzerine

Saplantı, insanın ruhunu yahut zihnini tek bir düğüm noktasına sürekli geri gönderen, orada biriken, orada kalarak diğer bütün ihtimalleri dışlayan kapanış biçimidir. Ne bir ilgi ne de bir bağlılıktır; çünkü ilgi açılım, bağlılık ise denge taşır. Saplantıda açıklık yoktur, denge yoktur; yalnızca kapanmış bir hat ve onun çevresinde dönüp duran ısrar vardır. Kişi aynı düşünceyi, aynı imgeyi, aynı anıyı, aynı kaygıyı tekrar tekrar kurar; her seferinde farklı görünse de, aslında hiç ilerlemez. Tekrarın sağladığı güven, yabancının tehdidini bastırır. Fakat bu güven, özgürlük değildir. Çünkü tekrar çoğaldıkça özgürlük azalır. Saplantı işte bu yüzden, çoğalıyor gibi görünüp daralan bir tekrar ekonomisidir.

Okumaya Devam Et
13 Eylül 2025

Tutku Üzerine Basit Bir Giriş

Tutku, insanın içini hem yakan hem besleyen ateştir; bir yanıyla yıkar, bir yanıyla doğurur, bir yanıyla kişiyi kendinden mahrum bırakır, öte yandan ona kendini iade eder. Bazen bedeni aşan, bazen zihnin karanlık dehlizlerinden yükselen, çoğu kez kelimeye sığmayan bir sarsıntı olarak belirir. En yalın hâlinde bile bir kıvılcım taşır; büyüdüğünde iradeyi sorgulatacak derin bir girdaba dönüşür. Ne yalnız arzu, ne yalnız sevda, ne de yalnız hazzıdır; hepsini aşar, hepsini kendi ateşinde eritir.

Okumaya Devam Et
12 Eylül 2025

Zarafet Üzerine Birkaç Söz

Zarâfet, insanın üzerine sonradan giydirilmiş bir süs yahut göz boyayan bir gösteriş değildir; o, en başta kendi içine doğru açılan, dışarıya taşmadan da anlaşılabilen bir ölçü, bir eda, bir taşıyış biçimidir. Dış yüzün parıltısı çoğaldıkça çoğu kez içteki asıl dayanak kaybolur, ses yükselir, söz artar ama anlam seyreler. İncelik bunun tam tersini yapar: sözü gerektiği kadar söyler, fazlalığı kısar, suskunluğu yerinde kullanır ve her şeyin yerine oturmasını sağlar. Bunu öğrenmek için büyük öğretilere, kalın kitaplara ihtiyaç yoktur; insan kendi yürüyüşüne, bir kapıyı nasıl kapattığına, elini nasıl uzattığına dikkat etse, zarâfetin ipuçlarını görebilir. Çünkü aslında incelik, hayatın en küçük ayrıntılarında kendini ele verir.

Okumaya Devam Et
3 Eylül 2025

Sahnedeki Tanrı

Tasvir, hakikatin kendi zatî aşkınlığından soyutlanarak, beşer idrakinin kayıtlı diline ve surete mecbur bırakılmasıdır; zira isim ve sıfat, başlangıçta yalnızca işaret mahiyetinde iken, dindarın zihninde hakikatin yerine ikame edilen mutlaklık vehmine dönüşür. İsim, hakikate yönelten delil olmak üzere verilmişken, işaretin işaret edileni tükettiği noktada artık delil değil, sahnenin ortasında hakikati temsil ettiği zannedilen bir puttur. Sıfat, insana nispetle bir tecellinin habercisi olmak üzere anlaşılması gerekirken, zihin o sıfatı özün yerine geçirdiğinde artık Tanrı’ya açılan kapı değil, Tanrı’dan koparan bir perde hâline gelir.

Okumaya Devam Et
1 Eylül 2025

Sahte İnsan

Samimi olmayan insan, sahte olanın daha yaygın bir türüdür. Ne aşkları aşktır, ne nefretleri nefret. Tüm duygular bir yüzeyde yaşanır. Coşku da öfke de aynı hızla geçer, çünkü bir derinlikte köklenmemiştir. Sevdiğini söyler, ama sevgi ona sorumluluk vermez; terk ettiğinde içinde bir iz kalmaz. Çünkü içi zaten boş tutulmuştur.

Okumaya Devam Et
1 Eylül 2025

Dem

Dem, sıradan sözlüklerde kan yahut nefes diye geçer, lakin hakikatte bu iki dar manayı çoktan aşmış bir kelimedir, çünkü kan bedenin taşıyıcısıdır, nefes ruhun çıkışıdır, ikisi de insana hayat bağışlar, öyleyse dem hayatın bizatihi adı olmuştur. Dem denilince yalnızca akciğerden girip çıkan hava değil, zamanın bölünmez en küçük parçası da kastedilir çünkü her nefes bir ân’dır, her ân bir nefes gibi tükenir. Dem, kronolojik zamanın akışına bağlı olmayan, aksine insanı şimdiye çağıran mutlak lahzadır. Saatin kadranı onu göstermez, çünkü dem, sayılardan önce olan, ölçünün öncesinde varlığın kişiye dokunduğu andır. O yüzden dem, yaşanan değil, olunan zamandır. Dem, takvimlerde ilerleyen değil, insanın KENDİNE İNDİRİLEN ân’ıdır.

Okumaya Devam Et
1 Eylül 2025

Kapı

Kapı, insanın hayatında sıradan bir eşik değildir, duvarın ortasındaki geçit değildir, gelip geçenlerden bir iz değildir; ömrün ortasına dikilmiş en büyük imkândır, en ağır sınavdır, en keskin çizgidir. İnsan yıllarını beklemekle geçirir, önünde uyur, ardında hayaller kurar, gölgesinde yaşar, ama kapı açılmazsa bütün bu bekleyişler boşluğun etrafında dönüp durmaktan ibarettir. Çünkü kapı, insana değil kendine bağlıdır, iradesi başkasına verilmeyen, hükmü dışarıdan zorla alınamayan, açılışı bir lütuf olan, kapanışı nihai bir hüküm olan, kendi varlığına tabi bir sırdır. Ne sabır onu açar, ne yalvarış, ne kurban, ne gözyaşı; kapı açılırsa kendi istediği için açılır, kapanırsa kendi hükmüyle kapanır. İşte bu yüzden, bin yıl boyunca yanında duran bile, kapı irade etmedikçe içeri adım atamaz.

Okumaya Devam Et
1 Eylül 2025

Rafine İnsan

Her toplum, bir süre sonra kendi gürültüsüne âşık olur. söz, bilgi, gösteri, unvan, hız… Herkes konuşur, ama kimse duymaz. Her şeyin ölçüsü kalabalığın coşkusu olmuştur. İşte tam o sırada bir insan çıkar, sessizce durur. konuşmaz, ama denge gelir. Varlığı bile ayar verir ortama. Kimse anlamaz nasıl olduğunu. Bir cümle kurmadan bile dağılan topluluk toplanır, kopmuş kelimeler yerini bulur, bir dinginlik yayılır. O insana rafine denir.

Okumaya Devam Et